12 Aralık 2008 Cuma

Tercüme Türkçesi!

Yeni nesil "Size (sana) tekrar döneceğim" veya "Bana geri döner misin?" cümlelerini kullanıyor. Bilhassa ticarethanelerde veya çeşitli müesselerde haber almak veya haber vermek, bir bilgiyi doğrulamak için kullanılan bu cümleler, son yıllarda tercüme yoluyla dilimize giren cümlelerden biridir. I call back biçiminde İngilizcede sık geçen bu cümlenin Türkçeye çevirilmiş hâli "Size (sana) tekrar döneceğim" veya "Bana geri döner misin?" bilgi almak veya bir bilgiyi teyid etmek maksadına matuf olarak konuşmacılar arasında geçmektedir.

Bundan önce de bu tür kalıp sözler Kendine iyi bak, Bizi izlemeye devam ediniz gibi tercüme yoluyla Türkçeye nakledilmişti.

Türkçe kelimeler muhteva etmesi ve Türkçeye göre yapılmış cümleler olması bakımından ilk bakışta dilimiz için zararsız kanaati hasıl eden bu hususun düşündürücü tarafı; sanki Türkçede böyle bir anlatımı karşılayacak sözler yokmuş gibi çeviri sözlere gidilmesidir.

Bu anlatım Sizi tekrar arayacağım diyerek pek iyi karşılanabilir.

Böyle bir cümle kullanmakta bir eksiklik mi var?

Bu cümleyi rahatlıkla kurabilen bir Türk, neden böyle bir çeviri söze başvurur?

Yabancı dil bilenlerin ve kendi dilinin inceliklerini yeterince bilmeden körü körüne bildiği yabancı dilin sözlerini Türkçeye çevirerek konuşanların artması bu olumsuz gelişmeye sebep olarak gösterilebilir. Anlaşılan işin temelinde ana dil hassasiyeti olmama,yabancı dil hayranlığı ve yabancı dillerin söz kalıplarını kullanmakla özentisi bulunmaktadır.

...

Ey gafiller!Dilinizi eşşek arısı soksun.

İmlâ ve şöyleyiş hatalarımızdan bazı misaller

Dükkân (yanlış söyleyiş dükkan), Hikâye (yanlış söyleyiş hikaye), ekâbir (yanlış söyleyiş ekabir), idrâk (yanlış söyleyiş idrak), irtikâp (yanlış söyleyiş irtikap), iskân (yanlış söyleyiş iskan), imsâk, imsâkiye (yanlış söyleyiş imsak, imsakiye), mekân (yanlış söyleyiş mekan), mükâfat (yanlış söyleyiş mükafat), rekât (yanlış söyleyiş rekat), şikâyet (yanlış söyleyiş şikayet), rükû (yanlış söyleyiş rüku), sükûn (yanlış söyleyiş sükun), tekâmül (yanlış söyleyiş tekamül), vekâlet (yanlış söyleyiş vekalet), zekâ (yanlış söyleyiş zeka), zekât (yanlış söyleyiş zekat), istikamet (yanlış söyleyiş istikâmet), ikaz (yanlış söyleyiş ikâz), ilhak (yanlış söyleyiş ilhâk), ikamet, ikametgâh (yanlış söyleyiş ikâmet, ikâmetgah), nikap (yanlış söyleyiş nikâp), rekabet (yanlış söyleyiş rekâbet)...

Bu vesileyle temas etmek istediğimiz bir husus daha var;

“Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımız. Şurası unutulmamalıdır ki, millî benliğini unutan milletler başka milletlerin şikârı olurlar. " cümlesinde “av” anlamındaki Farsça kökenli şikâr bugün unutulmuştur. Sırası geldiğinde Atatürk’ün bu sözünü söyleyenlerin bazen şikar kelimesinin kâr hecesini kar diye telaffuz ettiklerini duyuyoruz. Oysa bu kelimenin kâr hecesi incedir.

Kânunuevvel,Kânunusani

Eski ay adları tarihe karıştı, yerine yenileri geldi. Ancak ekim, aralık, ocak dışında diğerleri gene de yabancı kökenlidir. Bazısı Arapça (Kasım), bazısı Süryanice (Nisan), bazısı da Lâtince (Mart) kökenlidir. Eski ay adları tarihe karışırken okunuşları da kullanılmaya kullanılmaya unutuldu. Dolayısıyla bu tür ay adlarını kullanmak gerektiği zaman bazı okuma yanlışları ortaya çıkıyor. Yılın ilk ve son aylarının adları olan kânunuevvel ile kânunusani kelimelerinin ilk hecelerindeki a üzerine düzeltme işareti koyma alışkanlığı olmadığı için bu kelimelerin baştaki heceleri “yasa” anlamındaki kanun kelimesinin ilk hecesinin ses değerinde telâffuz ediliyor. Hâlbuki bu kelimelerin ilk hecelerindeki k sesi ön damak ünsüzüdür; dolayısıyla a sesi de incedir. Bu hususa dikkat edilmediği zaman kânun sözü bir yandan “musikî aleti” olan kanun, diğer yandan “yasa” anlamındaki kanun ile karışır.

8 Aralık 2008 Pazartesi

Altını Çizmek

Eski tabiriyle dillere pelesenk olan yani dile dolanan, dilden düşmeyen altını çizmek deyimi öteki karşılıklarını, yakın anlamlı kelimeleri dilin dışına itmiştir. Altını çizmek yeni bir sözdür. Önemle üzerinde durmak, önemle belirtmek, vurgulamak, vurgulayarak belirtmek, dikkati çekmek gibi karşılıkların yerine bugün bir tek bu söz kullanılıyor. Eskiden bu kavram için dilde tebarüz etmek, ehemmiyetle ifade etmek, nazar-ı ehemmiyete almak gibi karşılıklar vardı.

İfade gücümüzü altını çizmek ile sınırlı kalmış olması bizi üzüyor.

Alt sözü altında kalmak, altından Çapanoğlu çıkmak, alt etmek, altını üstüne getirmek, altına yatmak, altını pislemek, altını ıslatmak gibi deyimlerde görülür. Alt maddesi içindeki sözler daha çok, hoş olmayan menfî anlamlarda kullanılmıştır.

Hâsılı; tebarüz etmek, ehemmiyetle ifade etmek, nazar-ı ehemmiyete almak deyimlerini kullanmaktan imtinâ etmeyelim.

Azerbaycan


Azerbaycan kelimesinin ses uyumuna sokulup Azarbaycan olarak telâffuz edildiğine sık sık şahit oluyoruz. İlk hecedeki ünlünün kalın oluşu ikinci heceye tesir ediyor; ikinci hecedeki ince e sesi kalın a olarak söyleniyor. Oysa kelimenin ilk hecesi uzundur; bu dikkate alınmıyor. Aynı durum Azerî sözünün ilk hecesinde de söz konusudur. En başta dile vâkıf olmakla mükellef aydınlarımız bile Azeri demek sûretiyle kelimenin ilk ve son seslerini kısa telâffuz ediyor.

Düzeltme işaretinin (^) uzun heceyi göstermek üzere kullanılması kaldırıldığından ve bu durum işitmeye, kulak yoluyla öğrenmeye bırakıldığından bu yana Türkçede uzun hecelerin kısa söylenmesi giderek yaygınlaşmış; günümüzde uzun heceyi kısa okumak epeyce artmıştır. Bu durum ikili imlâdan sonra,ikili söyleyişi de yol açmıştır.

Taktir-Takdir


İmlâ Kılavuzu’nu masasında bulundurmayan bir hanımefendiye, yaptığı yazışmaların sıklığını görerek “Size bir İmlâ Kılavuzu gereklidir.” dedim. Bunun üzerine hanımefendi “Aman hocam bu yaştan sonra İmlâ Kılavuzu’na mı bakılır?” dedi. Yazıları arasında gözüme taktir edileceği gibi bir satır ilişti. Oysa takdir ile taktir anlamca da farklı sözlerdir. K sert sesinden sonra iç seste d kolayca t sesine dönüştürülüyor ve böyle yazılıyor. Hâlbuki “beğenme, değer verme” anlamındaki takdir, katre köküyle alâkalı olan taktir (damıtmak)’den ayrı bir sözdür.

Âşık Olmak

Türkülerimizde geçen bu birleşik fiilin ilk kelimesi olan âşık sözü giderek kısa söylenmeye başlandı. Sahnede aşık oldum diye bu fiili kısa okuyanlar, bu söyleyişi ile meşhur oldular ve bu bozuk telâffuzu maalesef dile yerleştirmeyi başardılar. İlk hecesi uzun olan ve anlamca ayaktaki aşık kemiğinden farklı olan Arapça kökenli âşık sözünün ilk hecesi uzundur. Birbirine benzeyen bu iki sözden “Bir kimseye veya bir şeye karşı aşırı sevgi ve bağlılık duyan kimse” anlamında olanına düzeltme işareti konulur ve ilk hece uzun okunur, dolayısıyla bu birleşik fiil âşık oldum diye söylenir.

Anîden


Bilindiği gibi an Arapça kökenli bir kelimedir. Anî ise nispet i’sini almış an kelimesinin sıfatıdır. Bu kelime için Cumhuriyet Döneminde teklif edilen olan karşılık birden sözüdür. Anî bir hareketle ayakları üzerine kalktı biçimindeki bir kullanımda anî sıfatı yerine birden kullanılacak olursa cümlede de küçük bir değişiklik yapmak icap ediyor. Birden ayakları üzerine kalktı cümlesindeki anlam hareketi de içine almaktadır. Ancak burada birden, anî misalinde olduğu gibi artık sıfat değil, bir zarftır. İşte bu açığı kapatmak için anlaşılan dilde anî yanında bir de bunun zarfına gerek görülmüş ve nispet i’si üzerine -den durum eki gelmemesine rağmen anîden biçimi yaygınlaşmıştır. Buna göre anî sözünü sıfat, anîden sözünü ise zarf görevinde bilerek kullanmalıyız.

Yapmak Fiili ve Süleyman Nâzif


Yâkup Kadri Kara­osmanoğlu, dönemin çeşitli yazarlarını değerlendirirken Süleyman Nazif’in yapmak fiiliyle ilgili duyarlığına şöyle yer veriyor:

“...Üstad, günlük gazete yazılarımın birinde , bilmem kimden bahsederken, bilmem neden dolayı “vazifesini yaptı” diye bir tabir kullandığım için başka bir gazete(de) beni bir ortaokul öğrencisi gibi paylamış ve “şu yapmak” fiili çıkalı birçok şeyler yıkıldı diye kükremişti.
İtiraf ederim ki, o günden beri, ben hâlâ “yapmak” fiilini kullanırken tereddütten tereddüde düşerim; hele Türkçede “vazife görmek, vazifesini yerine getirmek” gibi söz şekilleri varken “vazifesini yapmak” demekten ürkerim ve günlük gazetelerin baş sayfalarının 36 puntoluk manşetlerinde sık sık gözüme çarpan “konuşma yaptı, açıklama yaptı” gibi laflar karşısında üstadın hayalini (görür) diken diken sakalı ve sivri dişleriyle üstüme saldırır hissederek irkilir kalırım.
Süleyman Nazif iyi ki vaktinde öldü. Yoksa, elinden ve dilinden çekemeyeceğimiz kalmayacaktı.Yoksa aklını oynatıp bizi boğmaya kalkışacaktı. Hayır belki de Türkçeyi yeni öğrenmeye başlamış bir ecnebiyi taklit ettiğimizi sanarak kahkahalarla gülecekti. Ya da bize şöyle sataşacaktı: “Mademki, konuştu yerine konuşma yaptı diyorsunuz: neden geldi yerine gelme yaptı, gitti yerine gitme yaptı demiyorsunuz?”
(Gençlik ve Edebiyat Hatıraları -Yâkup Kadri Karaosmanoğlu- 173. s)

16 Kasım 2008 Pazar

Türkçe'nin Kaybolan Sesleri

Türkçe'nin Kaybolan Sesleri

Haluk Şahin Radikal'deki köşesinde, internet hayatımıza girdi gireli, x ve w harflerinin etrafımızda cirit attığını, artık bu fiilî durumun alfabemizde resmiyet kazanması gerektiğini yazdı. Konuyla ilgili yazarların bir süredir tartıştıkları bu mesele, ister istemez mevcut alfabemizdeki bazı eksikliklerin de gündeme gelmesini sağladı. Taha Akyol da dünkü Milliyet'te, yirmi dokuz harfli alfabemizde yeterli harf bulunmadığı için Türkçenin kaybolan seslerinden söz ediyordu. Ünlü (vokal) bakımından çok fakir olan Arap alfabesiyle ünlüsü bol Türkçenin birlikteliği başından beri problemliydi. Şaşırtıcı olan, bu problemi giderme yolunda hemen hiç çalışma yapılmamış olmasıdır. Aynı alfabeyi kullanan öteki halklar, kendi dillerine has sesler için bazı işaretler kullanarak yeni harfler türettikleri halde, atalarımız böyle bir ihtiyaç hissetmemiş, Arapçada bulunmayan p, ç, j ve ñ ünsüzlerini (konsonant) ilâve etmek dışında, ıslahattan kaçınmışlardır. Doğrusu ben bu tuhaf zihin tembelliğini açıklamakta zorlanıyorum. 1928'de aslında köklü bir zihnî dönüşüm hedeflenerek yapılan harf inkılabının dayandırıldığı en önemli gerekçe budur: Arap alfabesiyle Türkçenin ses yapısı arasındaki kan uyuşmazlığı. Ancak yeni alfabede de aynı şekilde bazı seslerimizin yok sayıldığı nedense hep görmezlikten gelinmiştir. Çok kısa bir sürede hazırlanan ve kabul edilen modern Türk alfabesi, zamanla Türkçedeki bütün sesleri eksiksiz karşılayacak hale getirilmesi gerekirken mevcut şekliyle dokunulmazlık zırhına büründürülmüş ve bu yüzden birçok ses yok olmuştur.Yeni alfabe, dilimizdeki Arapça ve Farsça asıllı kelimelerin imlâsında büyük sıkıntılar yarattığı gibi, aslî seslerimizi de tam karşılamıyordu. Mesela, el'i él'den, geç'i géç'ten ayırmamızı sağlayacak kapalı e unutulmuş veya gözden çıkarılmıştı. Aynı şekilde Türkçenin güzel ve zengin seslerinden biri olan deñiz, diñlemek, añlamak gibi kelimelerdeki genizden gelen ñ sesini karşılayacak bir harf de düşünülmemiştir. Bu harfe "onuñ defterini", "seniñ defteriñi" gibi kullanışlardaki ses farklılıklarını belirtmek için de ihtiyaç vardı. Arap alfabesinde kaf ve hı harfleriyle gösterilen sesler de Türkçenin eski ve aslî seslerindendir ve maalesef bugün yok olmuştur.Nurullah Ataç, Zeki Velidi Togan, Ömer Asım Aksoy, Necmettin Hacıeminoğlu gibi bazı yazarların ve ilim adamlarının işaret ettikleri bu problemlerin yeterince ve cesaretle tartışıldığı söylenemez*. Esasen, harf inkılabıyla hedeflenen zihnî dönüşüm, öncelikle tartışmayı ve mevcut olan üzerinde sürekli düşünerek mükemmele ulaşmanın yollarını aramayı gerektiriyordu. Halbuki, eskilerin Arap alfabesine giydirdikleri dokunulmazlık ve kutsallık zırhı, Lâtin asıllı yeni Türk alfabesine de giydirilmiştir. Kısacası, alfabe değişmişti; fakat zihniyet kalıpları devam ediyordu.Lâtin alfabesine geçen Türk cumhuriyetleri bizim hatalarımızı tekrarlamadılar. Mesela, Azeriler yirmi dokuz harfli alfabemizi olduğu gibi kabul etselerdi, yirmi-otuz yıl sonra, Azeri Türkçesi, kulağımıza musiki gibi gelen o güzel sesleri kaybederek Türkiye Türkçesinin yaşadığı trajik akıbeti yaşardı. Eski İstanbulluların konuştuğu Türkçenin Fransızca gibi son derece âhenkli bir dil olduğunu ayrıca belirtmeye gerek var mı? Yeri gelmişken, Abdülhak Şinasi'den Geçmiş Zaman Fıkraları'ndan bir anekdot nakletmek istiyorum:"Paris'te metroda Halid Ziya ile Hamdullah Suphi birbirlerine rastgelmiş, bir hayli konuşmuşlar. Metrodan çıkarken bir Fransız yanlarına gelmiş, mazur görülmesini rica ile, kendisinin dillerin musikisiyle alâkadar olduğunu ve hangi dille konuştuklarını sormuş. Türkçe olduğunu öğrenince, şimdiye kadar bu dili duymak fırsatını bulamadığına müteessir ve şimdi duyduğuna da pek mütehassis olduğunu söylemiş. 'Eğer bu istasyonda inmeseydiniz mahzâ konuşmanızı işitmek için sizi devam edeceğiniz istasyona kadar takip edecektim. Ne eski bir millet olduğunuz anlaşılıyor, zira lisanınız bu âhenkli ve musikili inceliğine ermek için ne uzun zamanların sarf edilmiş olması iktiza eder!' demiş."Bugünkü Türkçe, tarih içinde kazandığı bütün incelikleri ve ses zenginliklerini geride bırakmıştır. Artık konuştuğumuz Halid Ziya'ların, Hamdullah Suphi'lerin âhenkli Türkçesi değil, ağzımızda geveleyip kekelediğimiz kakofonik bir Türkçedir. Maalesef!Bu "sorun", x'lerle, w'lerle, q'larla halledilebilir mi dersiniz?


* Nurullah Ataç, Söz Arasında'ki denemelerinden birinde şöyle diyor: "[...] Ne var ki bizim seslerimizi de göstermiyor. Genizden çıkardığımız ñ'yi göstermiyor, eskiden Arap yazısının hı'sıyla gösterdiğimiz sesi göstermiyor, bizim iki türlü e'miz vardır, birini göstermiyor. Buna gönlüm katlanamıyor".

Beşir Ayvazoğlu

Yine Türkçe

Yine Türkçe

Farsça'da şöyle bir söz vardır:

'Lafz, Lafz-ı Arab” est!Fars” şeker est!Türk” hüner est!' Yani söz denildi mi Arabca'dır! Farsça şeker gibi yumuşak ve akıcı bir dildir! Türkçe hünerdir! Öyle bir dildir ki konuşması özel beceri gerekdirir.

Tabii Türkçe derken -en azından ben- İstanbul Türkçesi'ni, onun da 'Babıali” ağzı'nı anlıyorum. Eskiden böyle bir Türkçe ve böyle bir ağız mevcuddu. Yaşlılar hatırlar. Bu lisan ile ve hem de aruzla şiir yazan Fransız, İtalyan, Hırvat, Sırp, Romen, Macar, Arab, Fars, Yunan, Ermeni ve daha irili ufaklı başka milletlerden pek çok ed”b vardır. Tunuslu Hacı Muhammed, 1559'da bitirdiği ünlü coğrafya kitabını yazdığı önsözde demişdir ki 'Ben bu kitabı Türkçe yazdım. Çünki bu dil bugün dünyaya hükmeder.'...

Taammüden

Demek ki Türkçe, bugün 'Neo-Tanzimatist', yani 'yanaşma' yani 'Avrupa Yalakası' birtakım 'aydınlarımız'(!) tarafından iddia edildiği üzere kıyıda köşede kalmış bir lisan değil, tam tersine bizzat onlar tarafından 'taammüden' kenara itilmiş ve ırzına 'tasallut' edilmiş bir 'sabık' dünya dilidir!.Daha doğrusu 'idi'...Türkçe'nin önemsiz olduğunu ileri sürerek kendi kifayetsizliklerini perdelemek isteyen 'TaksimTünel arası yazar ve çizerleri' bana lütfen şunu ”zah etsinler: Bugün bizim konuşduğumuz, yahut konuşduğumuzu sandığımız, 'İstanbul Türkçesi'ni en az 110-120 milyon insan (geniş Osmanlı kadrosu, Azeriler, Türkmenler, Ermeniler v.s.) anlıyor. Peki, bizim neden tek bir Nobel sahibi romancımız, şairimiz yok da ancak dört beş milyon insanın anlayıp yazdığı bir Norveççe'den yahut onbeş onaltı milyon insanın kullandığı bir Sırp Hırvatça veya on oniki milyonun dili olan Macarca'dan var? Bir milyar 300 milyon insanın konuşduğu Çince niçin 20. Yüzyıl boyunca tek bir uluslararası yazar yetişdiremedi? Yanılmayınız! 2000 Yılı Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi Gao Xingjian 'Fransızca' yazar eserlerini...

Kemiyyet değil keyfiyyet

Demek ki bir dilin 'edebî' ve fikr' verimi', kaç kişinin o dilde 'çene çaldığı'ndan ziyade o dilin hangi 'düzeyde' kullanıldığına bağlı.Türkçe bugün, şahdamarına ustura yemiş bir cinayet kurbanı misali can çekişiyor. Fakat Türkçe'nin katlini 'münferid' bir hadise olarak telakkıy edersek yanılırız. Bana öyle gelir ki 'Türklük Organizması' aşırı yaşlanma sonucu artık 'hücrelerini yenileme' kaabiliyetini kaybetdi.Toplumlar, milletler, kavimler, medeniyetler hep aynı akıbete duçar oluyorlar önünde sonunda...Önce muhayyile silinip gidiyor... Sonra hafıza... Ve nisyan...En fecisi nedir, bilir misiniz?Unutacak bir şeyimiz bile kalmadı artık...Gelin de ölümsüz Cemil Meriç'i anmayın:'Argo kaanundan kaçanların dili! Uydurma dil tarihinden kaçanların!'...

Dünyanın en ahengli dili

Bundan 133 yıl önce (Arnavut asıllı!) Büyük Osmanlı entellektüeli Şemseddin Sami Bey şöyle yazıyordu:- Dünyada kulağa en ziyade hoş gelen dil İtalyanca veya Rumca'dır diyenler var. Lakin tecrübe edenler teslim ve itiraf ederler ki dünyada kulağa en hoş gelen ve anlamayanları bile meftun eden bir dil varsa o da İstanbul'da ve Devlet'in büyük şehirlerinde konuşulan Türkçe'dir.Türkçe 1880'lerden ”tibaren modernite yolunda zaten kendi iç dinamikleriyle adamakıllı yol katetmeğe başlamışdı. Selanik'de intişar eden 'Genç Kalemler' Mecmuası'nda Ömer Seyfeddin'in 1911'de yayınladığı Yeni Lisan makalesi bunun için bir 'manifestosu' gibidir.

Gaaib Cennet Türkçe

Yıl 1903... Mevki, Paris... Boulevard St. Michel'deki kafelerden biri... Eşhas: Yahya Kemal, Abdullah Cevdet, Abdülhal”m Memduh... Ekim yapraklarının havada mağlub pişmanlıklar gibi dönendiği kızıl güneş ışıklı bir ikindi üzeri...Aynı konuda birer mısra söylemeğe karar verirler.Almış Abdullah Cevdet: 'İsterim / ölmek deraguş eyleyip bir makberi.' (failatün, failatün...)Abdülhalim Memduh 'daha bir Türkçe' olacağı mülahazasıyla şöyle değişdirmiş: 'Bir kabri deraguş ederek / isterim ölmek.' (mef'ulü, mefa”lü, mefailü feulün)Şairin ifası, 'Bizimki', yani Yahya Kemal ise mırıldanıvermiş: 'Bir kabri ben kucaklayarak / ölmek isterim.' Bir 'hayır sahibi' tutup 'günümüz Türkçesi'ne çevirse de ne demek istediğini anlasak...Muhabbetle...

(Yağmur Atsız, Halka ve Olaylara Tercüman, 27 Ağustos 2004)

Zavallı Türkçe

Zavallı Türkçe

Bu yazının başlığını Zavallı Türkçe mi, yoksa Zavallı Türkler mi koyayım diye çok düşündüm. Öyle ya, güzelim Türkçe'yi zavallı yapan dilin kendisi değil, onu kullananlar, daha doğrusu kullanmasını öğrenememiş, bozuk-kötü-yanlış kullanılmasına aldırmamış olan Türkler'di.. Fazla uzağa gitmeyelim, sizin derginiz olan Aksiyon'da dahi -herhalde dikkatinizi çekmiştir- uzatma-inceltme işaretleri konusunda benim kadar ısrarlı olan yazar yok gibi. Kâğıt'lar 'kağıt', hikâyeler 'hikaye', nikâhlar 'nikah', vs. Oysa, hele bilgisayar çağında, değil şapka, istenen her türlü işaret konabiliyor harflere.. Ve bu, şuur sahibi milletlerin her şeyden önce önem verdikleri konu. Bilmem size anlatmış mıydım (daha önce anlatmışsam bağışlayın), böbrek ameliyyâtım münasebetiyle ABD'de bulunduğum sırada, benimle mülakat yapmak isteyen Turkish Daily News gazetesi muhabirini, 100 dolar verip bir Türkçe font almaktan üşendikleri ve 'Çeşme'yi 'Çeşme' yazmakta mahzur görmedikleri için reddetmiştim. 'Selâm'ı salam gibi 'Selam' yazan gazetenin muhabirini de aynı sebeple reddetmiş, 'Önce gazetenizin adım doğru yazın, sonra benimle konuşmaya gelin' demiştim. "Ama şapkalar kalktı!" (hemen savunmaya geçmeye, suçu başkalanna yıkmaya bayılırız ya!). Hayır efendim kalkmadı! Önce kalktı, sonra başanlamayınca yeniden kondu. Açın en son imlâ Kılavuzunu, kâr'ın şapkalı olarak yazıldığını göreceksiniz. Ama yıkmak, yıkıp yerine kolayı-ucuzu-kötüyü yerleştirmek o kadar kolay, bozulmuşu düzeltmek o kadar zor ki!..Peki, ne olur bu şapkaları kovmazsak? Nasıl olsa bilenler yine doğru okumazlar mı? Tabiî okurlar. Ama ya çocuklar, gençler, Türkçe'yi yeni öğrenenler? Onlar ne yapacak? Siz çevrenizde 'kâğıt'a 'kaat' diyen çocukları görmediniz mi? Canım, önce 'kaat' der, sonra öğrenir! Nasıl öğrenecek? Büyüklerinin (ve öğretmenlerinin) kâğıt yazdığını göre göre mi?!.. Nitekim, acı gerçek şu ki, dilimizi, doğru yazmadığımız için, uzun seslilere dilleri dönmeyen Ermeni vatandaşlarımız gibi, fonetiğini (yani mûsikîsini) bozarak konuşan, sadece çocuklar değil.


Geçtiğimiz 9 Ocak gece 3 haberlerinde, Atatürk'ün hayatını konu alan tiyatrodan bahseden NTV'nin hanım spikeri, Apik der gibi kısa a ile Raik Alnıaçık diyordu. Bu hanım 'Râik'in mânâsını bilmeyebilir, hattâ böyle bir ismi hayatında ilk defa duyuyor da olabilir. Ama elindeki kâğıtta doğru olarak Râik yazmış olsaydı, acaba bu hatayı yine yapar mıydı? Yıllar önce TRT spikeri de aynı umursamazlığın kurbanı olmuş, Sait Faik Abasıyanık'ın adını, 'kayık' der gibi Fayik şeklinde telâffuz etmişti.Arapça ve Farsça kelimelerle karışmadan önceki sert ve mûsikîsiz Türkçe, Karahanlılar'a (yani İslâma) kadarki, 'budun', 'uruldı', 'küvrük' örneklerindeki gibi sadece açık ve kapalı heceleri olan bir dildi. Ama o dil öyle kalmadı, kalamazdı. Önce İslâm'ın, sonra tasavvufun, sonra büyük bir medeniyyetin ve imparatorluğun dili oldu. Daha önce olmayan kısa ve uzun heceler açık ve kapalı hecelere katılarak dili zenginleştirdi. Böylece hem sözlük, hem ahenk bakımından muhteşem bir ifade gücü ve ses mimarîsi meydana geldi, içinde pek çok kelimesi bulunmasına rağmen, ne Arabm, ne Acemin anlayabileceği bu muhteşem dili bin yıl konuşmuş olan bir medeniyyetin çocukları olarak, biz artık 'Konya'da der gibi 'dünyada' diyemeyiz; böyle yazsak bile bunu 'dünyâda' diye okuruz. 'Bayatın' der gibi 'hayatın' diyemeyiz; böyle yazsak bile bunu 'hayâtın' diye okuruz. 'Sararın' der gibi 'kararın' diyemeyiz; böyle yazsak bile 'karârın' diye okuruz. Said'in a'sı kısadır, ama Fâik'in a'sı uzundur; onun için 'kayıp kayık' der gibi 'Sayit Fayik' diyemeyiz. Fayik gibi Rayik'in de hiçbir mânâsı yoktur; ama Faik 'üstün', Râik 'sade, saf, hâlis' demektir, sevgili spikerlerim!..Bazı kimseler, dilimizin 70 yıldır içinde yüzdüğü keşmekeşi adetâ savunur gibi, "Ne yapalım, derler, Türkçe'nin fonetik imlâsı henüz kesinleşmiş değil ki!.." Bu savunma, yaptığı hırsızlıkları kahramanlığının belgesi olarak gösteren çingeneninkine benzer (Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler). Uzun okunması gereken hecelere şapka konmamışsa, zavallı genç spiker ne yapsın? Bana sorarsanız, ne istiyorsa onu yapsın, ama spikerlik yapmasın! Çünkü, güzel konuşma ile ilgili bütün sanatlar gibi, spikerlik de bir kulak işidir. Osmanlıca kelime ve deyimler, yerlerine çirkin ve bozuk karşılıklar uydurula uydurula 70 yıllık savaş sonunda gündelik kullanımdan düşürülmüştür; ama en azından isimlerimizden hiçbir zaman silinemeyecektir (Türkler çocuklarına Müjgân, Lâle, Nâlân vb. isimler koymaya devam ettikleri sürece, Dalan der gibi Nalan da yazsalar, inceltmeli-uzatmalı şekliyle telâffuz edeceklerdir). Bir kimsenin kulak kabiliyyeti yoksa, doğru telâffuz konusunda en ufak bir kaygı ve merakı da olmasa, bu ülkede spiker olabilir. Olur ama, elindeki baştan savma yazılmış kâğıda mahkûm kalır ve gülünç olmaktan kurtulamaz. "Aman, kim anlıyor ki?" deyip geçmek en kolay savunmadır, biliyorum. Ancak bu, gülünç olmayı mühimsememenin de ötesinde, artık utanmayı da unutmuş olanların savunmasıdır. Ne diyelim?...


(7Mart 1998) Çinuçen Tanrıkorur

8 Ağustos 2008 Cuma

Hangi Türkçe?


Kabuk müptelalığının öncelikli meselesi, adı üzerinde kabuk; mânâ değil…
Doğur-gaç gibi kelimeleri Türkçeleşmiş addedenlerin “Türkçe seferberliği” hayrete şayan cidden. Türkçeye özen göstermekten ziyade, Türkçeyi pörsütmektir bu! Hani Türkçemizin güzelliği, ahengi, inceliği? Bugün bu ülkenin yazarlarını kıstas alıp, kaç kelime ile yazdıklarını bilmek dahi meselemizi açığa kavuşturmaya kâfi.

Gökalp’in “dili dilime, dini dinime” diyerek özetlediği millet tanımında, dilin bir millet için ne denli mühim olduğu malum… Bu sebeple dil, bir izah biçimi. Dil müessesesi itina ile muhafaza edilmediği müddetçe, ruhlar yabancılaşma mecburiyetinde âdeta. Hâl böyle iken; kişinin dili ile ruhunun iklimi müşterek güzergâhta. Beyatlı’nın ifadesiyle: “Her halk kendi ikliminin lisanını söyler.”

Dili olmayanın kimliği de olmaz. Dilsizlik bir nevi kimliksizlik... Zaten “insan dilinin altında saklı”. Dilin ifşâ edici bir vasfı var muhakkak. Kelimeler gücünü mânâlarından alıyor.

Halk, dilin kaynağı… Onun zaman dâhilinde sindirdiği bâzı kelimeler mevcut. Bu kelimelerin halen daha muhtevası ile uğraşmak, tuhaf bir kısır döngü… Zaten canlılığı inkâr edilerek, kısırlaştırılmak istenen yalnızca Türkçe değil. Bu minval üzere, inat ve ısrar ile “ulusal düttürü” cülük; yıkıcı, köreltici ve yozlaştırıcı…

Kök itibari ile farklı olup, zamanla benimsediğimiz, zamanla bizden olan her kelimenin kullanılmasında ne sakınca var? Fazlaca abartmadan kullanılmalarında bir beis görmüyorum. Tabelalarına değin yabancı kelime istilasına uğramış bir ülkenin de ciddi meseleleri olduğunun kanaatindeyim elbette.

Öz-Türkçecilik, dilin canlılığını öldürmekle yükümlü sanki. Kökü doğuya uzanan kelimeleri tasfiye edip, batı menşeli kelimeleri baş tacı yapmak, sömürgecilerin boyunduruğu altına girmenin bir başka yolu… Hâlbuki batılılaşma hareketini öze-dönüş hareketi olarak görmek, özün dönüp dönüşmesi ile alâkalı.

Türkçeye yapılan en büyük haksızlıklardan biri de, bâzı Türklerin Türkçeyi yalnızca bir iletişim aracı olarak idrak etmesi… Bizzat şuurun istikamet verdiği dil gerçeğini tefekkürden, yâni düşünceden soyutlayarak, mânâsızlaştırıyorlar! Türkçeyi kurtaranların(!), Türk’ü kadîm bir medeniyetinin varisliğinden kurtarması gibi…

Bu millet kabile hayatını dünde yaşamadı, bugünde… Bir taassup hâline gelen saf-dil bahsinden dem vurup, millîlik gütmek ise, tam mânâsı ile trajik! Terakkimize mani olan, olsa olsa bu kabileci zihniyet…

Kelime alamayanlar, kelime veremez! Kısırlaştırılma hâdisesi ile anlatılmak istenen budur esasen. Güzel Türkçenin güzel kalması kısırlaşmaması ile mümkün. Hemen suâl edelim: Hangi dil saf kalmış ki?

Hâsılı; kabuk milliyetçileri Türk’ü Türkçeden arındırmak için “uydurukça” yı şiar edinmeyi Türkçeye hizmetkârlık olarak telakki ediyor! “Dilin milli ve zengin olması, milli hissin inkişafında başlıca müessirdir” diyen Gazinin yakasını da bırakmıyorlar hâlâ. Bu “öz-Türkçe” ciliğin hangi özü Türk olana hitap ettiği ise meçhul. Haddizatında; cihanşümul bir devlet idrakinden süzülen bugünün genç Cumhuriyetinde, biz gençleri Tarzan-vari bir dilin mahkûmu yapmak istiyorlar.

Afşin Selim

31 Temmuz 2008 Perşembe

Türkçe'yi Öğreten Şarkılar


Bazen şarkılara, şarkılardaki kelimelere bırakırız kendimizi... Onlardaki ses, nağme kadar sözlerin de bizi alıp götürmesi, güftenin şarkıdaki güzelliğin yarı payını taşımasındandır. Türkçe'yi güzel konuşanların, şarkılardan türkülerden de dillerine kattıkları bir tat olmalı.

Onun için çocukların, gençlerin müzikle alışverişlerinde sözleri nitelikli olan iyi yazılmış şarkılara ilgilerini sağlamak gerek diye düşünüyorum. Fakat popüler kültürün yönettiği cıvık bir toplumda özele yer ayırabilmek, iyiyle kaliteliyle bağ kurabilmek için ne denli gayretsiz bulunduğumuzu bilmem uzun uzun anlatayım mı?


Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok

Bir yer ki sevenler, sevilenlerden eser yok.


Faruk Nafiz Çamlıbel'in sözleriyle Alaeddin Yavaşça'nın bestesi acaba çalınıyor mu bir yerlerde? Kaç yılda bir kez? Kim tesadüfen yakalayabiliyor? Kim siliyor, kim bu sesleri kulağımızdan silmek için var gücüyle çalışıyor? Yahut güftesi şair Nurettin Özdemir'e, bestesi Şekip Ayhan Özışık'a ait olan şu güzelim şarkı nerelerdedir?


Bir gün bana geleceksin ince bir yağmurla

Yıllardan sonra geleceksin, ıslanmış yorgun

Zamanlar içinde güzel ve olgun

Ve o şarkı hâlâ dudaklarında...


Yoksa Yahya Kemal'in "Belki hâlâ o besteler çalınır / gemiler geçmeyen bir ummanda." demesi gibi ummana mı gömdük o şarkıları ve daha nicesini? Herhalde bu konuda sanatçılar dert doludur.

Gidiyorlar...

Onlar gibi Türkçe'nin ustaları da tek tek gidiyor. Kim bilir nerelerden süzdükleri, damıttıkları kültürleriyle... Ve ortada abukizm'in nesi var, nesi yoksa televizyon kanallarına yığdığı bir çağdaşlık kıskacı, Türkçe'yi yamru yumru hale getiren birtakım insanlar...


Hele hele, yabancı kelimelerin en fazla saldırısına uğradığımız bir dönemde yaşıyor olmanın dikeni, zehri... Bu yozlaşma galiba doksanlı yıllarda kendisini iyice belli etti ve günümüzde de şiddeti artarak Türkçe'yi boğazlamasını sürdürüyor.


Geçende bir televizyon kanalında sofra adâbı üzerine konuşan konuklar, her biri belli bir yaşa gelmiş adlı sanlı kimseler dahi cümlelerine ikide bir yabancı kelimeler sokarak ayıp ediyorlardı. Bu sözcükleri kimileri başkalarını küçümsemek, ezmek yahut ukalalık olsun diye kullanır. Kullandıkları o yabancı sözcüklerden aklımda kalan birkaçı... Konsept, ring, refere etmek, ritüel...


Bu dil yabancılaşması yazık ki kimi yazarlarca da benimseniyor, hatta kimileri savrukça alıp kullanıyor bu kelimeleri. Yazıları belki ağırlık kazanır umuduyla... Olmuyor. Artık bu havalara kanan da yok üstelik, eskiden olsa belki.


Ne diyeyim? Gelecek kuşaklara yazık oluyor...


Sevinç Çokum

Hevenk-Tercüman,27.02.2005

Yeni Kelimelerin İmtihanı


Türk Dil Kurumunun 18 yıllık çalışmalarındaki başarı derecesini Türkçe’ye kazandırdığı yeni kelimelerin sayısıyla ölçmek yanlış olmaz. Fakat bu sayıyı bilmiyoruz. Bütün yeni kelimelerin Türkçe’de yaşamağa namzet olmadıkları düşünülürse, bu miktarın şimdiden tâyini de imkânsızdır.


Yeni kelimeler üç gruba ayrılabilir:


1. Sevildikleri, tutuldukları ve yaşayacakları muhakkak olanlar.

2. Şüpheli olanlar.

3. Yaşamayacakları muhakkak olanlar.

Birinci grup kelimelere birkaç misal: “Durum”, “inceleme”, “oturum”, “uçak”, “taşıt”, “gezi”... Bu kelimeler ve benzerleri bence yaşayacaklarında şüphe olmayanlardır. Çünkü Türkçe’nin dil yapısına, gramerine, fonetiğine ve hakim lehçe (İstanbul) şivesine uygunluk vasıflarına sahiptirler. Köklerinin mânasını da herkes bilir.


İkinci grup kelimelere birkaç misal: “Tüzük”, “devrim”, “tartışma”, “ülkü”, “örgüt”...
Bu kelimelerin yaşayacakları bence şüphelidir. Çünkü dil yapıları düzgün ve şiveye uygun olmakla beraber, köklerinin mânâlarıyla bugün kendilerine izafe etmek istediğimiz mânalar arasında farklar vardır. Bunlardan ‘tüzük” kelimesinin hangi kökten türediğini bilen de pek az.


Üçüncü grup kelimelere birkaç misal: “Kıvanç”, “ivedilik”, “işyar” ‘üsdeyi”...
Bu kelimelerin bence yaşamayacakları muhakkaktır; Zira kök bakımından manaları tam bir karanlık içinde olduktan başka, şekil bakımından da Çoğunun en yabancı kelimeden daha fazla zevki hırpaladığı meydandadır.


Yeni bir kelimenin yaşamağa ehliyetini anlamak için onu üç imtihandan geçirmek zorundayız: Mana, kaide, şive.


Bu üç imtihandan birini kazanamayan kelimenin yarınından şüphe edebiliriz. Üçünü de kazanamayan kelimeye hayat hakkı yoktur.

Peyami Safa Ulus, 10 Şubat 1951